Hırs ve Ölüm
Sadece hırsla hareket eden insan ne zavallıdır aslında.
Çaresizlikle hırslarına tutunmuştur onlar. Kendini sevemediğinden veya kendini sevilecek biri gibi görmediğinden bunu yaptığını bildiğinizde aslında acırsınız ona biraz da.
Kendini kendine sevdirebilmek mümkün olsaydı eğer; bir taleple, bir etki ile, bir söz ile belki o da artık olduğu gibi sevildiğinin farkına vardığında, sanki tüm bu içsel engellerini aşacak, sevilmek için yapması gerektiğini düşündüğü şeyleri kafasından atacak ve başkalarının değerli gördüğü şeylere sahip olmak için kendini oradan oraya vurmayacaktı aslında. Ansızın fark edecekti etrafındaki güzellikleri o da. Ne kadar zamandır karanlıkta olduğunu ve artık eskiden istediği hiç bir şeyi o kadar da çok istemediğini.
Huzur diye tanımladığımız sadece bu olmalıydı. Gerçekten de varmış diyecekti sonra. Kitaplarda okuyarak inanmadığı tek hayaldi belki bu. Koşuşturmanın ortasında, sakin bir şekilde durarak gelip geçen, koşan bağıran, telefonları susmayan insanları seyrederken inanmayacaktı kendi içindeki dinginliğe bile. Eski haliydi bu seyrettiği oysa ki. Çok da fazla değil birkaç ay önce, o da bu insanlar gibi hırslarının peşinde koşmakta ve dünyada her şeyin savaşarak elde edileceğine inanmaktaydı. Halbuki öyle miydi? Aksine her şey peşini bıraktığınızda oluveriyordu.
Kendimiz için istediğimiz şeylerin aslında istemediğimizde gerçekleşmesi ne kadar ironik. İstemeyi bırakırsam olur mu ki çaresizliği kadar...
Dünya dönüyor sen ne dersen de şarkısını çalıyorlardı mekanlardan birinde ... Oysa dünyanın dönmesi hiçbir şeyi değiştirmeyecekti, birileri doğacak birileri ölecek ve bugün ölenleri bundan bir yıl sonra kimse hatırlamayacak ve tekrar o içinden çıkılmaz dünyaya geri döneceklerdi.
Dünya onlara içinden çıkılmayacak bir mezar gibi gelmiyor muydu? Çıkabileceğimiz bir yer yoktu. Çıkmaya çalışıyorduk. Aya gitmeye, yalnızca dünyada yaşamaya uygun bedenimize başka dünyalar bulmaya çalışıyorduk Ne büyük bir kaçış.. Oysa ömrü kısıtlıydı insanın. Yapacağımız tek şey belki de hepimize dar gelen, ama üzerinde durduğumuzda ayak numaramız kadar yer kapladığımız dünyayı güzelleştirmeye çalışmak değil miydi? Mutlu olmak değil miydi, yaşamanın asıl amacı. Anlam arayışı, ne zamandan beri ve üstelik "eşsiz olduğunun farkına bile varmadan" daha farklı olmayı istemeye kadar ulaşmıştı. Kimdi bunu bu hale getiren, biz değilsek?
Neydi bizi yanındakinden daha büyük yapmaya iten o asıl güç? Nasıl başlamıştı anneler "bak onun oğlu, bunun kızı" sözlerini etmeye? Bir zamanlar oysa onlar seni eşsiz ve olduğun gibi en güzel hissettirenler iken!
Medya mıydı bunu tembihleyen. Uzun ve ince bacaklı, her daim fit, kaslı ve 90-60-90 veya zengin olmak zorunda hissediyorduk kendimizi. Oysa biz olduğumuz gibi yaratılmıştık, bu en mükemmel halimizdi. Bizim bir aynımız yoktu dünyada, ikiz bile olsak zevklerimiz farklıydı, ama bizleri hangi ünlüye benziyorsun yarışmalarına katmışlardı her yerde ve daha sonraları sosyal medya gereçlerinde. Televizyon dünyasına doğmak böyle bir şeydi belki de. Katıldığım bir eğitimde "biz, darbe zamanlarını görenler, sizlerin cesaretine hayran diyordu", halka ilişkiler eğitmeni.
Her şeyi hızlı yapmaya çalışırken artık sadece fast food yemeye, ev yemeklerini unutmaya, eve geldiğimizde bilgisayarımızın başına oturmaya, dostlarımızı aramamaya, her şeyi değersizleştirmeye, kitap okuma ve kendi kendimize bir şeyler üretme alışkanlıklarımızı kaybetmeye ve yerlerine yeni tüketim alışkanlıkları koymaya ne zaman başlamıştık. Bu bir tek maddi anlaşılmasın artık her şeyi ve herkesi tüketiyorduk. Bu sinsi teknoloji bizi esiri haline getirmişti, halbuki ondan istenen sadece işlerimizi kolaylaştırması ve belki de çalışanın insan değil robotlar olmasını sağlamak değil miydi? Oysa onun yaptığı dünyanın her yerinde istediğin zaman istediğin anda ve isteklerine uygun bir kişinin daha hazırda beklediğine inanmanı sağlamaktı. Bu yüzden yanındakiler değersizleşmeye başlamamış mıydı? Biri kendini olmadığı biri gibi klavyeden bir diğerine satarken ve karşısındaki bu olmadığını bildiği kişiyi olmadığı biri olarak alırken neydi tatmin ettiği bu insanların?
Şimdi bu çağda, "teknoloji" bizi bilgisayar - ve yetmedi- telefon ekranına bağlayan sosyal medya gereçlerinden başka nedir ki ? Herkese ve her yere ulaşmak, ulaşılabilir olmak bu kadar mı elzem hepimiz için?
Eninde sonunda öleceğimizi neden unutmaya çalışıyorduk. Tüm bu olanlar, yapmaya çalıştıklarımız yani bizi ölmeyeceğimize ve sonsuza kadar yaşayacağımıza mı inandırıyordu? Daha büyük evler, daha güvenli arabalar, daha çok para bizi ölümsüz mü yapacaktı gerçekten...
Acaba şu yoldan geçen diğer insanlar da akşam evlerine gidip yataklarına uzandıklarında bunları düşünüyorlar mı diye merak ediyordu çoğu zaman....
Yarın uyanamayacağını düşünüp
bugün birilerini güldürebildiği,
bugün gülebildiği,
bugün birilerine onları ne kadar sevdiğini söyleyebildiği,
bugün yeni bir şey öğrendiği,
bugün hedefine biraz daha yaklaşabildiği,
bugün sabrını ve huzurunu koruyabildiği
bugün de doyabildiği
bugün de yatağına uzanabildiği için
şükrediyor muydu dünyaya ....
15.02.2013
The Elf
Çaresizlikle hırslarına tutunmuştur onlar. Kendini sevemediğinden veya kendini sevilecek biri gibi görmediğinden bunu yaptığını bildiğinizde aslında acırsınız ona biraz da.
Kendini kendine sevdirebilmek mümkün olsaydı eğer; bir taleple, bir etki ile, bir söz ile belki o da artık olduğu gibi sevildiğinin farkına vardığında, sanki tüm bu içsel engellerini aşacak, sevilmek için yapması gerektiğini düşündüğü şeyleri kafasından atacak ve başkalarının değerli gördüğü şeylere sahip olmak için kendini oradan oraya vurmayacaktı aslında. Ansızın fark edecekti etrafındaki güzellikleri o da. Ne kadar zamandır karanlıkta olduğunu ve artık eskiden istediği hiç bir şeyi o kadar da çok istemediğini.
Huzur diye tanımladığımız sadece bu olmalıydı. Gerçekten de varmış diyecekti sonra. Kitaplarda okuyarak inanmadığı tek hayaldi belki bu. Koşuşturmanın ortasında, sakin bir şekilde durarak gelip geçen, koşan bağıran, telefonları susmayan insanları seyrederken inanmayacaktı kendi içindeki dinginliğe bile. Eski haliydi bu seyrettiği oysa ki. Çok da fazla değil birkaç ay önce, o da bu insanlar gibi hırslarının peşinde koşmakta ve dünyada her şeyin savaşarak elde edileceğine inanmaktaydı. Halbuki öyle miydi? Aksine her şey peşini bıraktığınızda oluveriyordu.
Kendimiz için istediğimiz şeylerin aslında istemediğimizde gerçekleşmesi ne kadar ironik. İstemeyi bırakırsam olur mu ki çaresizliği kadar...
Dünya dönüyor sen ne dersen de şarkısını çalıyorlardı mekanlardan birinde ... Oysa dünyanın dönmesi hiçbir şeyi değiştirmeyecekti, birileri doğacak birileri ölecek ve bugün ölenleri bundan bir yıl sonra kimse hatırlamayacak ve tekrar o içinden çıkılmaz dünyaya geri döneceklerdi.
Dünya onlara içinden çıkılmayacak bir mezar gibi gelmiyor muydu? Çıkabileceğimiz bir yer yoktu. Çıkmaya çalışıyorduk. Aya gitmeye, yalnızca dünyada yaşamaya uygun bedenimize başka dünyalar bulmaya çalışıyorduk Ne büyük bir kaçış.. Oysa ömrü kısıtlıydı insanın. Yapacağımız tek şey belki de hepimize dar gelen, ama üzerinde durduğumuzda ayak numaramız kadar yer kapladığımız dünyayı güzelleştirmeye çalışmak değil miydi? Mutlu olmak değil miydi, yaşamanın asıl amacı. Anlam arayışı, ne zamandan beri ve üstelik "eşsiz olduğunun farkına bile varmadan" daha farklı olmayı istemeye kadar ulaşmıştı. Kimdi bunu bu hale getiren, biz değilsek?
Neydi bizi yanındakinden daha büyük yapmaya iten o asıl güç? Nasıl başlamıştı anneler "bak onun oğlu, bunun kızı" sözlerini etmeye? Bir zamanlar oysa onlar seni eşsiz ve olduğun gibi en güzel hissettirenler iken!
Medya mıydı bunu tembihleyen. Uzun ve ince bacaklı, her daim fit, kaslı ve 90-60-90 veya zengin olmak zorunda hissediyorduk kendimizi. Oysa biz olduğumuz gibi yaratılmıştık, bu en mükemmel halimizdi. Bizim bir aynımız yoktu dünyada, ikiz bile olsak zevklerimiz farklıydı, ama bizleri hangi ünlüye benziyorsun yarışmalarına katmışlardı her yerde ve daha sonraları sosyal medya gereçlerinde. Televizyon dünyasına doğmak böyle bir şeydi belki de. Katıldığım bir eğitimde "biz, darbe zamanlarını görenler, sizlerin cesaretine hayran diyordu", halka ilişkiler eğitmeni.
Her şeyi hızlı yapmaya çalışırken artık sadece fast food yemeye, ev yemeklerini unutmaya, eve geldiğimizde bilgisayarımızın başına oturmaya, dostlarımızı aramamaya, her şeyi değersizleştirmeye, kitap okuma ve kendi kendimize bir şeyler üretme alışkanlıklarımızı kaybetmeye ve yerlerine yeni tüketim alışkanlıkları koymaya ne zaman başlamıştık. Bu bir tek maddi anlaşılmasın artık her şeyi ve herkesi tüketiyorduk. Bu sinsi teknoloji bizi esiri haline getirmişti, halbuki ondan istenen sadece işlerimizi kolaylaştırması ve belki de çalışanın insan değil robotlar olmasını sağlamak değil miydi? Oysa onun yaptığı dünyanın her yerinde istediğin zaman istediğin anda ve isteklerine uygun bir kişinin daha hazırda beklediğine inanmanı sağlamaktı. Bu yüzden yanındakiler değersizleşmeye başlamamış mıydı? Biri kendini olmadığı biri gibi klavyeden bir diğerine satarken ve karşısındaki bu olmadığını bildiği kişiyi olmadığı biri olarak alırken neydi tatmin ettiği bu insanların?
Şimdi bu çağda, "teknoloji" bizi bilgisayar - ve yetmedi- telefon ekranına bağlayan sosyal medya gereçlerinden başka nedir ki ? Herkese ve her yere ulaşmak, ulaşılabilir olmak bu kadar mı elzem hepimiz için?
Eninde sonunda öleceğimizi neden unutmaya çalışıyorduk. Tüm bu olanlar, yapmaya çalıştıklarımız yani bizi ölmeyeceğimize ve sonsuza kadar yaşayacağımıza mı inandırıyordu? Daha büyük evler, daha güvenli arabalar, daha çok para bizi ölümsüz mü yapacaktı gerçekten...
Acaba şu yoldan geçen diğer insanlar da akşam evlerine gidip yataklarına uzandıklarında bunları düşünüyorlar mı diye merak ediyordu çoğu zaman....
Yarın uyanamayacağını düşünüp
bugün birilerini güldürebildiği,
bugün gülebildiği,
bugün birilerine onları ne kadar sevdiğini söyleyebildiği,
bugün yeni bir şey öğrendiği,
bugün hedefine biraz daha yaklaşabildiği,
bugün sabrını ve huzurunu koruyabildiği
bugün de doyabildiği
bugün de yatağına uzanabildiği için
şükrediyor muydu dünyaya ....
15.02.2013
The Elf
